|
|
|
Neden banyo yapınca derimiz buruşur? |
|
Elimizin iç tarafındaki ve ayaklarımızın altıntaki deri, vucudumuzun öbür
kısmlarını kaplayan deriden daha kalındır.Bu deri uzun süre suda kaldığında
süngerleşir.Parmağın ucundaki tırnak, parmağın o yöne doğru şişmesini
engeller, bu yüzden parmak buruşur.
|
|
Çekirgeler hakkında bilmedikleriniz |
|
Çekirgeler çok gürültücü böceklerdir . Yakın akrabaları cırcırböcekleriyle
birlikte tür sayıları 1O bini aşar . Renkleri genellikle yeşil ya da
kahverengimsidir . Çekirgelerin üç çift bacağı vardır . Arka bacakları
sıçramaya çok elverişlidir. Bazıları bir kerede 1 metre sıçrayabilir . Çoğu
arka bacaklarını kanatlarına sürterek ses çıkarır . Cırcırböcekleri ise ses
çıkarmak için kanatlarını birbirine sürter . Genellikle erkeklerin çıkardığı
bu sesler dişilerin dikkatini çekmeye yarar . Göçmen çekirgeler bazen büyük
sürüler oluşturur ve tarım ürünlerine zarar verir
|
|
Yumurtanın niçin bir tarafı yuvarlak, diğer tarafı sivridir? |
|
Eğerköşeli olsalardı kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En
dayanıklı geometrik şekil küredir ama bu şekildeki yumurta yuvarlanacak
olursa nerede duracağı belli olmaz. Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce
tarafı üstünde dairesel bir yol çizer. Başladığı yere yakın bir noktada
durur. Yani düz bir yerde kaybolması olanaksızdır. Yumurta, tavuğun yumurta
kanalında küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel
kasların büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı
yaparak konik biçimini sağlarlar. Yumurtanın şeklinin nedeni de budur.
Sürüngenlerde bu düzenek olmadığından yumurtaları küresel biçimdedir.
|
|
Padişah Gömleklerinin Gizemi |
|
Osmanlı sultanlarının
ayet, hadis ve sembollerle süslü her biri üç-dört yılda dokunan ‘tılsımlı
gömlekler’inin sırrı hâlâ çözülemiyor. Uzmanlar, gömleklere işlenen
şifrelerin Osmanlı tarihine ışık tutacağına inanıyor. Osmanlı padişahlarının
savaşta galip gelmek, nazardan korunmak ve şifa bulmak için giyindikleri
tılsımlı gömleklerin üzerindeki harf ve rakamların işaret ettiği anlam
şimdilik bir sır.
Üstelik çözülemeyen yalnızca şifreler değil, kumaşların nasıl olup da 8 bin
çözgü ipiyle dokunduğu da anlaşılabilmiş değil.
Gömleklerin şifresini ve dokuma tekniğinde kullanılan formülü bulmak ise
merak tatmininden daha öte bir anlam taşıyor. Amaç, ‘altın oran’ı Türk
tekstilinin hizmetinde kullanmak.Tılsımlı sultan gömlekleri, ayet ve duaları
tespit eden bir alim, işe başlamak için ‘eşref saati’ni hesaplayan müneccim
ve sonunda gömleği bezeyen nakkaşların ortak ürünü. Kumaşlar çoğunlukla o
zamanki adıyla Tonguzlu olan Denizli’den getiriliyor saraya. Denizli’nin
kaliteli pamuğundan dokunan bezler, iç giyimi olarak tasarlanan tılsımlı
gömlekler için bire bir. Hattatların kağıdı terbiye etmek için kullandığı
aharlama yöntemiyle yazıya elverişli hale getirilen kumaşlar nakkaşlar
atölyesinde işlenmiş. Bir gömlek üzerinde 3-4 yıl uğraşan hattatlar için
meçhul kahramanlar yakıştırması yerinde olur; çünkü gömleklerin pek azında
kimin tarafından yapıldığı yazılı.
1978 yılından bu yana Topkapı Sarayı Müzesi’nde Osmanlı tekstili ve padişah
giysileri üzerine çalışan Doç. Dr. Hülya Tezcan, tılsımlı gömlekleri grafik
sanatının zirvesi olarak tanımlıyor. Gömleklerin üzerine celi, sülüs, kufi
yazıyla işlenen ayetler ve dualar kare, yıldız gibi geometrik şekillerin ya
da Kadem-i Saadet, Süleyman Mührü, Zülfikâr, lale gibi anlamlı motiflerin
içine yazılmış. 15-20. yüzyıl arasında hazırlanan padişah giysilerini içeren
saray koleksiyonunda Peygamber Efendimizin nübüvvet mührü, Hilye-i Şerif ve
O’nun için yazılan Kaside-i Bürde’yle bezenmiş dört gömlek yer alıyor. Ancak
diğer gömlekler üzerinde de yine Peygamberimize ait Kadem-i Saadet ve
Nalın-ı Saadet motifleri kullanılmış.
Tılsımlı gömlekler üzerinde sıkça yer alan iki motif ise Hz. Ali’nin ucu
çatallı kılıcı ‘Zülfikâr’ ve çoğunlukla Musevi inancıyla bağdaştırılan
Süleyman Mührü. Hülya Tezcan, gömleklerde Süleyman Mührü’nün saltanatın
ebediyetini temsilen kullanıldığını ve Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali
isimlerinin çoğunlukla bir arada anıldığını tespit etmiş. Koleksiyonun en
eski tarihli gömleği Şehzade Cem’e ait. Üzerinde 1477-1480 yılları arasında
yapıldığına dair bir not bulunan gömlek ihtimal ki, 18 Temmuz 1482’de Anamur
açıklarında şövalyelerin gemisine binerek Rodos’a hareket eden Cem Sultan’ın
üzerindeydi. Talihsiz şehzade, saltanat yarışından galip çıkması için
giydiği tılsımlı gömleğe rağmen Rodos’ta esir alındı. Cem’in gömleği şimdi
Topkapı Sarayı koleksiyonunda. Ancak Viyana kuşatmasında bozguna uğrayan
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın gömleğinin hâlâ Viyana’da bir manastırda
olduğu tahmin ediliyor.
Hülya Tezcan, Osmanlı tarihinin tılsımlı gömlekler üzerinden okunabileceğini
söylüyor. Nitekim 2. Selim’e Hürrem Sultan tarafından diktirilen gömlek
yalnızca Selim ve Bayezıd arasındaki taht mücadelesini değil, Rüstem
Paşa’nın entrikalarıyla boğdurulan Şehzade Mustafa’nın hazin sonunu da
anlatır. Sultan 3. Murat’a ait gömlekte ise Konya Mevlevihanesi’ni kuran
Şeyh Sinaneddin Dede’nin padişahlarla kurduğu iletişimi görmek mümkün.
Sinaneddin Dede sadece gömleği yapan kişi değil, doğu seferine çıkarken
elini öpüp hatırını soran Yavuz Sultan Selim’e; “Seferden zaferle
döneceksin; benim senden tek isteğim dergâha yardım etmendir.” diyen ilginç
bir kişilik.
Yavuz hakikaten savaştan zaferle dönüyor ve Konya Mevlevihanesi’ni yapmaya
başlıyor. Yavuz’dan sonra Kanuni ve 2. Selim dönemlerini de gören Şeyh
Sınaneddin Dede’nin ömrünün son demlerinde 3. Murat’a hediye ettiği tılsımlı
gömlek saraya bir teşekkür babında. Yine aynı sultana ait gömleklerden biri
‘Oğlum, aslanım.’ diye başlayan kitabesiyle diğerlerinden ayrılıyor. Oğluna
pek düşkün olan Nur Banu Sultan’ın hazırlattığı gömleğin amacı gözü Safiye
Sultan’dan başkasını görmeyen 3. Murat’ın başka evlilikler yapması. Nur Banu
Sultan tahtı vârissiz bırakmamak için girdiği bu gömlekli mücadeleden
zaferle çıkıyor ve 3. Murat ardında 19 erkek 20 küsur kız çocuğu bırakarak
bu dünyadan ayrılıyor. Ancak erkek çocukların sonraki taht kavgalarında
öldürülmesi Nur Banu Sultan’ın çalışmalarının boşa gittiği şeklinde
yorumlanabilir.
Allahım sevgimi kulun Mustafa’nın gönlüne ver!
Tılsımlı gömlekler sadece padişahlar ve şehzadeler için yapılmamış. Saray
çevresine yakın paşalardan özellikle makam hırsı olanlar da kendileri için
gömlek hazırlatmışlar. Onlardan biri Moralı Hasan Paşa, gömleğinin üzerine
şöyle yazdırmış: “Allahım senden sevgimi, muhabbetimi kulun Mustafa’nın
gönlüne vermeni dilerim. Nasıl vahyini sevgilin Muhammed’in kalbine ilham
etmişsen ruhumla Sultan Mustafa’nın ruhunu uzlaştır.” Gömleğin yakasındaki
küçük karelerde ise “Ey herşeyi kolaylaştıran Allahım, Hasan Paşa’nın
muradını da kolaylaştır.” yazıyor. Hasan Paşa’nın muradı nedir, sadrazam
olmak.
Hülya Tezcan bu gömlekten hareketle yaptığı araştırmada, paşanın çok hırslı
bir adam olduğu ve sadrazam olabilmek için padişahları canından bezdirdiği
bilgisine ulaşmış. Moralı Hasan Paşa sonunda muradına ulaşıp sadrazam
olabilmiş. Saltanat kavgalarının uzağındaki halk da tılsımlı gömleklerden
payına düşeni almış. Dönemin tarikat dergahlarında, sarılıktan, akrep
sokmasından korunmaya yönelik hazırlanan gömlekler arasında kadınları
eşlerine şirin gösteren gömlekler de var. İç gömleklerden günümüze
ulaşanlar, üzerlerindeki leke hatta yaka kirleriyle duruyor; çünkü bu
gömleklerin yıkanması mümkün değil.
Bir de hiç kullanılmadan kaldırılan gömlekler var koleksiyonda. Tezcan,
“Sarayda her şeyin bol bol yedeği vardır. Elimizde yüzlerce giyilmemiş bebek
elbisesi var.” diyor. İpeğin nadir kullanıldığı bu alanda tılsımlı takke ve
takma yakalar da var. Takma yakayla ilgili bir açıklamaya rastlamayan Hülya
Tezcan, kendince bir çıkarımda bulunuyor: “Yaka, sultanların törenlerde
giydiği kaftanın yaka kesimine benziyor. Üzerindeki iplik izlerine bakılırsa
kötülüklerden korunma niyetiyle kaftanın içine monte edildiği söylenebilir.”
Gömlekler şimdi koruma altında; sergilenmek için özel izinle saraydan
çıkarılabiliyorlar; ancak kimi zaman hiç hesapta olmayan çok daha özel
istekler olabiliyor. Tezcan, Osmanlı Hanedanı’ndan ismini açıklamadığı bir
kadının şifa bulmak için tılsımlı gömleklerden birini giyerek bir müddet
beklediğini ve sonra teşekkür ederek ayrıldığını söylüyor. Hülya Tezcan
yaklaşık 30 yıldır gömlekler arasında yaşasa da tılsımlarını çözmeye hiç
çalışmamış. “Bir şifre var, bu açık; ama o rakamları ve harfleri çözmek
uzmanlık gerektirir. Kaldı ki, giysilerin üzerindeki gubarî hatla yazılan
Arapça metinler bile daha okunmadı. Gömleklerin hem dokuması hem de deseni
itibariyle gerçek bir sanat eseri olduğunu kabul etmeliyiz. Dokuma üzerine
çalışanlar da 8 bin çözgü teliyle dokunan Gülistanî Kemha tekniğini henüz
çözemediler.” Hülya Tezcan’ın hazırladığı Padişah Giysileri kitabı
önümüzdeki günlerde Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanacak.
Şifreyi çözmek Türk tekstiline yeni bir açılım getirecek
Türkiye’de tılsımlı gömlekler üzerindeki şifreyi çözmeye çalışan tek isim
Mehlika Orakçıoğlu. Bilinen tek isim demek daha doğru; çünkü gömleklere
ulaşma hususunda Hülya Tezcan’la bağlantıya geçmiş başka biri yok. 1998’den
bu yana “Türk Tekstilindeki Kültürel Etkiler” başlıklı doktora tezi üzerinde
çalışan Orakçıoğlu, şu günlerde 2. Selim’in gömleğini inceliyor. Şimdilik
gömleğin ön yüzündeki küçük karelere yerleştirilen rakamlarla Fetih
Sûresi’nin kodlandığını keşfetmiş. Tezini Londra’daki bir üniversite’de
hazırlayan Mehlika Hanım, İngiliz danışmanlarının kendisini bu alana
yönlendirdiğini ve asıl niyetlerinin gömlekler üzerindeki kodlama sistemini
çözerek günümüz tekstiline yeni bir açılım kazandırmak olduğunu söylüyor:
“Bu konu, dışarıda daha çok ilgi topluyor. Harvard Üniversitesi bütün
imkanlarını ücretsiz olarak seferber etti mesela. Sonunda neye ulaşacağımı
bilmiyorum. Kodlama sistemini günümüze uyarlamayı başaramasam bile bu tez
bitirilmeyi hak ediyor. Fakat çözebilirsem yeni tekstil tasarımları
oluşturmak zor olmayacaktır.”
Osmanlı tekstilini incelerken siyaset, ekonomi ve tarihten yararlanmak
gerektiğini söyleyen Orakçıoğlu, tılsımlı gömlekler üzerinde dörde yakın
formül kullanıldığını tespit etmiş. Uzun yazılar yerine rakamlar ve harfler
tercih etmek sınırlı zemini verimli kullanmayı sağlıyor. Ancak altta,
gündelik hayatta pratik olma felsefesi yatıyor. Nitekim Osmanlı döneminde
tüccarların uzun cümleler yerine kelimelerin sayısal değerleriyle anlaştığı
biliniyor. Gömlekler üzerindeki geometrik desenler ve kodlanan rakamlar bir
matematik dehasına da işaret ediyor. Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın Türk İslam
Kültürü’nde Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme (Ötüken Yayınları) adlı kitabından
faydalanan Orakçıoğlu, Mimar Sinan’ın da eserlerinde ebced hesabı
kullandığını hatırlatıyor.
Mehlika Orakçıoğlu sadece bir gömlek üzerinde çalışıyor. İncelenmeyi
bekleyen onlarca tılsımlı gömlek olduğu hesaba katılırsa gömleklerin dilinin
çözülmesinin hayli vakit alacağı söylenebilir. Fakat onun halihazırda
çözdüğü bir figür var. Yavuz Sultan Selim’in kaftanı üzerindeki desenleri
inceleyerek ‘ellerini gökyüzüne açmış yakaran insan figürü’ne ulaşan
Orakçıoğlu, yurtdışında bu kaftan üzerine üç konferans vermiş. Sanatkârın
desenler arasına ustaca gizlediği figür, kutsal hazineleri İstanbul’a
taşıyan ve ilk Osmanlı Halifesi unvanını alan Yavuz’un İslamî esasların
koruyucusu olduğunu simgeliyor. Mehlika Hanım’a göre, görsel bir illüzyon
halinde kimi zaman açıkça görünüp kimi zaman da desenler arasında yiten
figürü doğrudan Yavuz Selim’e atfetmek de mümkün. Çünkü taç kullanan tek
Osmanlı Padişahı Yavuz. |
|
Damarlarımız neden mavidir? |
|
Yaşamımızın sürebilmesi
için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı vardır. Hücrelerimize
oksijeni kanımız taşır. Kanımız oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda
akciğerlerimizden alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu
noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından emilerek
tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve çevrim
böyle devam eder.
Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe
ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı kan hücrelerini, yani
alyuvarları çevreleyen ve aslında demir içeren bir protein olan hemoglobin,
oksijenle birleşerek bilinen parlak kan rengini oluşturur.
Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken
yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz mora yakındır.
Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri renksiz olduklarından, kanın
rengini veya renginin tonunu içinde oksijen olup olmaması tayin eder.
Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının
derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde
mavi renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok
yansıtılıp gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.
Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu renkli
kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp tarafından pompalanan
kanın vücudun her yerine süratle ulaşabilmesi için basınç yüksektir.
Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.
Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan kaybı
süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye karşı
atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış ve derimizin altında daha
derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir kaza veya ameliyat olmadıkça
atardamarlarımızı pek göremezsiniz.
Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı az olduğu için
içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve deriye daha yakın olan
toplardamarlardır. Tabii ki bu durum toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu
kırmızı veya mor renkte akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan
derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine
bilinen kan rengine dönüşür. |
|
Deniz neden mavidir? |
|
Su renksiz ve saydam ve
bir sıvıdır. Ancak beyaz renkteki bir küvete veya havuza doldurulan suyun
aldığı renkten de görüldüğü gibi, kalın tabakalar halinde yeşil-mavi bir
renk alır.
Denizin mavi renginin sebebi, gökyüzünün renginin mavi olmasıyla aynıdır ama
sanıldığı gibi gökyüzünün maviliğini yansıttığı için deniz mavi renkte
görülmez. Aslında atmosferde mevcut, azot, oksijen, karbondioksit gibi bütün
gazlar deniz suyunda da bol miktarda bulunurlar.
Deniz suyunun rengi su moleküllerinin ışığı emiş ve yansıtış özelliklerine
bağlıdır. Beyaz ışık dediğimiz güneş ışığında bütün renkler vardır. Deniz
suyu molekülleri aynen atmosferde olduğu gibi, bu ışığın dağılımındaki
kırmızı tarafındakileri emerler, mor tarafındakileri yansıtırlar. Deniz de
bu nedenle mavi renkte görünür.
Ne var ki denizin rengi her yerde aynı değildir. Çeşitli yerlerde parlak
mavi, koyu mavi, yeşil, turkuvaz hatta kırmızımsı renkler alır. Bu
farklılıkları suyun sıcaklığı, derinliği, içinde yaşayan canlılar, dip
tabiatı, tuz oranı gibi etkenler yaratırlar. Burada güneş ışığının
atmosferde, bulutlarda tutulan miktarı da önemlidir.
Güneş ışığının neredeyse yarısı suyun bir metre derinliğinde soğurulmuş
olur. On bir metreye varıldığında ise sadece onda birinin bu derinliğe
ulaşabildiği görülür. 500 metreden sonra sadece fosforlu organizmaların
biraz aydınlattıkları, mutlak karanlık hüküm sürer. Bu nedenle denizin
renginde derinlik de önemli bir faktördür.
Karadaki yaşam gibi denizdeki yaşam da yeşil bitkilerin fotosentez
yapabilmelerine bağlıdır. Bu enerjiyi güneş ışığı sağlar, dolayısıyla güneş
ışığı denizdeki bitkilerin dağılımında belirleyici rol oynar.
Karaların kenarlarında yer alan az eğilimli kıta.sahanlığı bir bakıma
karaların uzantısıdır. Bu bölge kara kökenli bitkilerin yığılma alanıdır. Bu
bitkiler su içinde bile olsalar klorofil üretirler. Klorofil de en çok
kırmızı ve maviyi emerken yeşil rengi yansıtır. Bu nedenle denizde derin
yerler daha koyu mavi iken kıyıya yaklaştıkça renk biraz yeşile dönüşür.
Deniz suyunun rengi ve berraklığı ısıdan da etkilenir. Genel kanının aksine
sıcak sularda hayat daha azdır. Soğuk sularda yaşam için önemli olan oksijen
ve karbondioksit gazları daha fazladır. Su molekülleri de soğuk suda daha
yavaş hareket ettiklerinden bu gazların suyun içinde çözülmüş olarak daha
rahat kalmalarını sağlarlar.
Çürüyen bitkilerle birlikte deniz altındaki gıda zincirini oluşturan
fotoplankton denilen su altı bitkileri ve zooplankton denilen küçük
canlıların bol miktarda bulunması sonucu soğuk suların daha karanlık ve
kasvetli görünümü oluşur.
Sıcak tropik sularda ise mercan kayalıkları sayılmazsa mikroskobik canlılar
hemen hiç yoktur. Su daha saf ve temizdir. Bunun için de daha berrak ve mavi
görünür. Tropik suların kıyılarının cam göbeği rengi ise dipteki kum
tabakasının sarı renginin, sıcak suların berrak mavi rengiyle karışması
sonucu oluşur.
Deniz suyu ortalama olarak bir litresinde 35 gram tuz içerir. Kutup
bölgeleri ve kapalı denizlerdeki ırmak ağızlarının yakınları bir yana
bırakılırsa bu oran dünya genelinde büyük bir farklılık göstermez. Buna
rağmen güneş ışığına bağlı olarak buharlaşma nedeniyle sıcak denizler biraz
daha tuzludurlar. Ancak bu denizlerin daha mavi görünmelerinin ana sebebi
tuz oranı değil sıcak olmalarıdır.
Kızıl rengi, Kızıl denizde kırmızı renkli yosunlar, Amerika’nın batı
kıyılarında ise tek hücreli organizmalar yaratırlar. Denizlerin renklerinde
deniz kirliliği de önemli bir etkendir. |
|
Zemzem suyu hakkında bilinmeyenler |
|
1-)Avrupa`da
labaratuarlarda yapilan arastirmaya gore Zemzem suyu diger sulara gore cok
daha az kükürt tasimaktadir.
2-) Yine ayni arastirmaya gore diger sulara gore cok daha besleyicidir ve
cok daha fazla mineral barindirmaktadir.
3-) Kaynagi henuz bulunamamistir. Nereden geldigi su anki teknolojiye gore
bile bilinemiyor.
Yakinlarinda hicbir kuyu yok ve denize de 80 km uzaklikta.Bu sartlarda
suyunu denizden veya baska bir kuyudan almasi imkansiz.
Nasil oluyor da yillardir suyu bitmiyor,bunu kimse bilmiyor.
4-) Açligini gidermek için içen kisinin açligini, susuzlugunu gidermek için
içenin susuzlugunu giderir.
5-) Sadece 1,5 metre derinligindeki ufacik bir kuyudan cikan su,hac mevsimi
boyunca milyonlarca hacinin tum su ihtiyacini gostermemektedir.
6-) Dunya Saglik Orgutu (WHO)`nun raporlarina gore Dunya`daki en icilebilir
ve saglikli sulardan biri.
7-) Amerika`da yapilan test sonuclarina gore Dunya`da icinde mikroorganizma
ve bakteri bulundurmayan TEK su zemzem suyu.
Ayrıca zemzem hiçbir zaman belden aşağı inmez ve anladığını üzere idrar
yoluyla atılmaz yani sadece ter ile vücuttan atılır bunların hepsi bilimsel
deneylerle kanıtlanmıştır. |
|
Gözler neden farklı renktedir? |
|
İnsanların gözlerinin
sadece iris denilen orta tabakası renklidir. İrisin ortasında göz bebeği
vardır ve ışık bu açıklıktan içeri girerek gözün arkasına geçer. Saydam
tabakanın arkasında yer alan iris, kaslar sayesinde, gelen ışık miktarına
göre göz bebeğinin boyutlarını değiştirir.
İrisin renkli olmasının sebebi içindeki pigmentlerdir. İris renksiz olsaydı
gözümüze gelen ışık içerden tekrar dışarı yansıyarak görüşümüzü bozardı.
Renkli olması nedeniyle bu yansımayı önler veya en aza indirir. Gözün
renginin görme fonksiyonuyla alakası yoktur. Yansımayı önleme görevi için
mavi olmuş, kahverengi olmuş fark etmez.
İrise rengini veren ‘melanin’ denilen bir pigmenttir. Pigmentlerin iris
hücrelerinde dağılışları gözün rengini belirler. Eğer bir gözde bunların
sayısı çoksa gözün rengi kahverengi, azsa mavi olur. Yeşil gözleri koyu bir
zemin üzerindeki yağlı pigmentlerin sarımtırak noktalan oluştururlar. Yeşil
göz hayranları için bu renge yağın sebep olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olmalı.
Koyu renk saçlı ve derili insanların vücutları daha çok melanin ürettikleri
için gözleri de genellikle kahverengidir. Açık tenlilerin gözleri ise
melanin azlığından mavi veya yeşil olur. Ancak unutulmamalı ki göz renginde
kalıtım ve genler çok önemli rol oynarlar. Koyu renkli bir insan yedi göbek
gerideki mavi gözlü bir büyüğünün göz rengini alabilir.
Göz renginin göze giren ve retinaya ulaşan ışık miktarı ile bir ilgisi
olmadığı gibi görüş kapasitesi üzerinde de etkisi yoktur. Melanin eksikliği
olan ve ‘albino’ diye adlandırılan beyaz saçlı, kirpikli hastaların gözleri
ışığa çok hassastırlar. Buradan melaninin gözde ışığa karşı bir koruma
işlevi yürüttüğü de anlaşılıyor.
Doğdukları zaman bebeklerin gözleri mavi veya laciverttir. Bunun sebebi
vücutlarının henüz yeterli pigment üretmeye başlamamış olması ve irisin
moleküler yapısı nedeniyle sadece mavi rengi yansıtmasıdır. Bu durum birkaç
ay içinde değişir, melanin üretimi ile beraber bebekler ömür boyu sahip
olacakları göz rengine kavuşurlar.
Bazı insanların göz renkleri ortada bir sebep yokken değişebilir. Bilimsel
olarak göz renkleri maviden kahverengiye 15 dereceye ayrılır.
Araştırmacılara göre Kafkasya kökenli yetişkinlerin yüzde 10-15′inin göz
renklerinde sonradan değişim görülüyormuş ama 15 derecelik skalada 3
dereceyi geçmediği için çok belirgin bir renk farkı oluşmuyormuş.
İki gözün farklı renklerde olması, kedi ve köpeklerin bazı türlerinde
yaygınken insanlarda çok nadir görülür. Genellikle genetik kökenlidir ve
görüş kapasitesini etkilemez. Tarihte Büyük İskender’in gözlerinin de farklı
renklerde olduğu rivayet edilir. Aynı renkteki gözlerden birinin sonradan
farklı renge dönüşmesi ise çok ciddi bir hastalığın belirtisi olabilir. |
|
Sualtında Nefes Almak |
|
Nefes alıp vermemizin
amacı vücudumuzun oksijen ihtiyacını karşılamaktır. Oksijen vücudumuzun
yakıtının yani gıdaların ve yiyeceklerin yakılmasında kullanılır. Nefes
alırken ciğerlere alınan havada oksijen miktarı yüzde 21, dışarı verilende
ise yüzde 16′dır.
Bilindiği gibi suyun formülü H2O’dur. Suda bulunan iki elementten biri
hidrojen diğeri oksijendir. O halde havadaki oksijeni alabiliyoruz da
sudakini niçin alamıyoruz? Balıklar bunu nasıl beceriyorlar?
Elementlerin ilginç bir kimyasal özellikleri vardır. İki veya daha fazla
element bir araya gelip kimyasal bir reaksiyona girdiklerinde, ortaya, onu
meydana getiren elementlere benzemeyen yeni bileşimler çıkar. Aynı
elementlerin değişik kombinasyonlarla meydana getirdikleri değişik
bileşenlerin birbirleri ile alakaları yoktur, her yönden çok farklıdırlar.
Örneğin, karbon, hidrojen ve oksijenin birleşmelerini ele alalım. 6 karbon,
12 hidrojen ve 6 oksijen birleşince ortaya çıkan glikozun, 2 karbon, 4
hidrojen ve 2 oksijenin birleşmesinden oluşan sirke ile yakından uzaktan bir
benzerliği yoktur.
Aynı şekilde hidrojen ve oksijenden oluşmuş su da farklı özellikler taşır ve
içindeki oksijen artık bizim ciğerlerimizde kullanabileceğimiz şekilde
değildir. Zaten balıklar da suyun yapısındaki oksijeni kullanmazlar. Onların
suyun altında soludukları oksijen, suda çözülmüş, gaz halindeki oksijendir.
Bu oksijenin sudaki çözülmüş şekli, bira, soda ve kola gibi içeceklerin
içindeki, kapağı açınca kabarcıklar halinde dışarı çıkan karbondioksite
benzer.
Balıklar sudaki çözülmüş oksijeni solungaçları vasıtasıyla alırlar. Aslında
bu iş balıklar için kolay değildir ama soğukkanlı hayvanlar olduklarından
oksijen ihtiyaçları da pek fazla değildir. Balina gibi sıcakkanlı hayvanlar
ise oksijeni insanlar gibi havadan alırlar çünkü onlar için solungaçlar
yoluyla sudan oksijeni yeterli miktarda temin edebilmek imkansızdır.
Suyun içindeki oksijen miktarı az olduğundan ciğerlerimizin yüzey alanları
yeterli oksijeni alacak kadar geniş değillerdir. Yoksa ciğerler sıvıların
içindeki oksijeni alabilecek özelliktedirler. Örneğin, içinde zengin
miktarda çözülmüş oksijen bulunan flora karbon adlı sıvının içindeki
oksijeni rahatlıkla alabilirler.
Sonuç olarak su, oksijenden meydana gelmiş olsa bile 2 adet hidrojenle
yaptığı bağlantıdan dolayı içinden oksijeni çıkartıp almak ve solumak mümkün
değildir. Balıklar gibi yapıp içinde çözülmüş halde bulunan oksijeni almaya
kalkınca da bunun miktarı vücudumuzun ihtiyacını karşılamıyor. Yani asıl
sorun ciğerlerimizde değil suyun kendisinde. |
|
Gökkuşağı Neden Yuvarlaktır? |
|
Su damlası ve
yakıcı güneş. İşte gökkuşağı bunlardan oluşur. Atalarımız
gökkuşağından çok korkarlardı. Onu Tanrıların elçilerinin geçmesi için
yapılmış bir köprü olarak görüyorlardı. Yağmur ve güneş ile ilişkisi
ilk olarak milattan önce 310 yıllarında AristOteles tarafından ileri
sürüldü. Günümüzde ise bir sır olmaktan çıktı.
Altından geçenin cinsiyetinin değişeceği veya yere değdiği noktada bir
küp altın gömülü olduğu lafları sadece şakalarda kullanılıyor. Zaten
gökyüzünde sabit bir gökkuşağı oluşmuyor. Herkesin bakış yönüne göre
gördüğü gökkuşağı farklı yerde oluyor. Gökkuşağının görüldüğü yere
doğru gidilince görülebildiği sürece kişiye hep aynı mesafede kalıyor.
Gökyüzünde gökkuşağı gördüğünüz vakit biliniz ki o yağmur
damlalarından oluşmaktadır ama güneş kesinlikle arkanızdadır. Güneşin
paralel ışınları başınızın üstünden geçerek yağmur damlalarına
çarparlar. Yağmur damlaları burada ışığı renklerine ayıracak bir
prizma görevi görürler.
Sarı gibi görünmesine rağmen güneş ışığı aslında beyazdır ve bütün
renkler onun içindedir. Yağmur damlasının içine girince kırmızı
turuncu sarı yeşil mavi lacivert ve mor renklere ayrışır. Mor renk
çemberin içinde kırmızı ise en dışındadır.
Yağmur damlası çocukken oynadığımız misket veya bilye gibi küresel
saydam bir şekildedir. Güneş ışığı bu kendi tarafındaki yüzeyinden
doğrudan içine girer. İçinde renklere ayrışır ve kürenin arka duvarına
vurarak gerisin geriye yansır. Işığın damlanın ön yüzünden değil de
arka yüzünden yansımasının nedeni içbükey dışbükey mercek
özelliklerindendir.
Ayrışmış renkler içbükey arka yüzden çeşitli açılarda yansımaları
sonucu gözümüze sırayla dizili renklerden oluşmuş bir bant şeklinde
görünüyorlar. Gökkuşağını görebilmek için Güneş biz ve yağmur
damlaları muhakkak belirli bir açıda dizilmek zorundayız. Ama daha
önemlisi milyonlarca yağmur damlasından yansıyan ışınların gözümüze
geliş açıları mutlaka aynı olmalıdır ki biz gökkuşağını görebilelim.
Yağmur damlalarından yansıyan ışınların gözümüzde odaklaşabilmeleri
için bir daire şeklinde dizilmiş olmaları gerekir. Aslında o bölgedeki
bütün yağmur damlaları gelen ışığı renklere ayrıştırarak yansıtırlar
ama sadece bir yarım daire içinde olan yağmur damlalarından
yansıyanlar gözümüze odaklaşırlar.
Biz de sadece o yağmur damlalarından gözümüze gelen renklerine
ayrılmış ışınları görebildiğimizden gökkuşağını da yarım daire
şeklinde görürüz. Bazen bir uçaktan veya yüksek bir dağdan
baktığımızda gökkuşağını tam daire şeklinde görmemiz de mümkün
olabilmektedir.
Güneş ne kadar yüksekse gökkuşağı dairesi de o kadar aşağı iner. Bunun
içindir ki yedi renkli gökkuşağını sabah ve akşam yağışlarından sonra
daha çok görürüz.
Genellikle fark edilmez ama gökkuşağı daima içice iki halkadan oluşur.
İkinci kuşak pek dikkat çekmez. Bir ikinci zayıf kuşağın daha
bulunmasının nedeni bazı güneş ışıklarının su damlasının iç yüzeyine
bir kez değil iki kez çarpmalarıdır. Böylece parlaklıklarını yitiren
ışıklardan oluşan ikinci gökkuşağı zar zor görülür. Birinci kuşakta
kırmızı renk şeridin en dışında iken ikinci kuşakta en içtedir. Diğer
renklerin sıralamaları da terstir. |
|
Cam neden saydamdır? |
|
Cam şaşılacak
derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen
kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı
özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya
daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni
andırır. Katıların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.
Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş
düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur.
Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında
hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı
kristaller ise camdaki kusurlardır.
Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış
etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar
bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya
uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda
arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken
hafifçe kırılır.
Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri
niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir? Bir cismin üzerine
gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini
yansıtmadığında siyah renkte göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak
kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını
beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde
geçirmektedir.
|
Tarihte kayıtlı ilginç ölüm çeşitleri |
|
Atilla :
Attila’nın ordusu MÖ 450 ye kadar Moğolistan’dan Rus
İmparatorluğunun sınırlarına kadar Asya’nın tamamını fethetmişti.
Gerdek gecesi burun kanamasından ölmüştü.
MÖ 453′te genç bir kızla evlenmişti. Savaş meydanlarındaki ünlü
şiddetinin tersine, şölenlerde az yiyip içmeyi adet edinmişti. Düğün
gecesi bu âdetini bırakarak tıka-basa yedi ve kafayı buluncaya kadar
içti. Gecenin bir saatinde burnu kanamaya başladı, ancak bunu fark
edemeyecek kadar sarhoştu. Kendi kanıyla boğuldu ve ertesi sabah ölü
bulundu.
Tycho Brahe:
16. yüzyılda yasamış Danimarkalı bir astronomdur. Onun araştırmaları
Newton’un genel çekim kanununun yolunu açtı. Vaktinde tuvalete
gidemediği için ölmüştü.
16. yüzyılda yemek bitmeden ziyafet sofrasından ayrılmak hakaret
kabul edilirdi. Brahe çok içmesiyle bilinen bir adamdı, ama o gece
şölene gelmeden tuvalete gitmeyi unutmuştu. Üstelik yemekte de
içkiyi fazla kaçırdı. İzin isteyemeyecek kadar da kibardı. Sonunda
mesanesi patladı ve 11 gün acı çektikten sonra öldü.
Horace Wells:
1840′larda anestezi kullanımının öncülüğünü yaptı. İntihar etmek
için anestezi kullanmıştı.
Anestezi araştırmaları sırasında çeşitli gazlarla deneyler yaparken,
kloroform bağımlısı olmuştu. 1848 de iki kadına sülfürik asit
sıkmaktan tutuklandı. Hapisteyken yazdığı bir mektupta, sorunlarının
sebebi olarak saldırıdan önce fazla miktarda aldığı kloroformu
suçladı. 4 gün sonra hücresinde ölü bulundu. Kendisini kloroformla
uyuşturmuş ve bir usturayla kalçalarını kesmişti.
Francis Bacon:
16. yüzyılın en etkili beyinlerinden biriydi. Devlet adamı,
felsefeci, yazar ve bilim adamı olmasının yani sıra, Shakspeare’in
bazı oyunlarını onun yazdığı bile söylenir. Bir pilici karla
doldurmaya çalışırken ölmüştü.
1625 yılının bir öğle sonrası, Bacon kar fırtınasını seyrederken,
etleri korumak için karin tuz gibi kullanılabileceği fikrine
kapıldı. Bu denemek için komsu köyden bir piliç satın aldı, onu
kesti ve dışarıda karin altında donması için karla doldurmaya
çalıştı. Piliç asla donmadı, ama Bacon dondu.
Jerome Irving Rodale:
Organik gıda hareketinin kurucusu, Organik Çiftçilik ve Bahçecilik
dergisinin yayıncısı ve büyük bir yayın şirketi olan Rodalı
Gazeteciliklin kurucusu. Organik gıdaların yararları hakkında
kendisiyle yapılan bir röportaj sırasında ölmüştü.
1971 yılında Dick Cavett Show’a çikip ta, “kafayı bulmuş bir
şoförünün kullandığı bir araba çarpmazsa, 100 yasıma kadar yasarım,”
dediğinde sadece 72 yasındaydı. Sohbetin bir yerinde koltuğa yığılıp
kaldı. Ölüm sebebi kalp kriziydi. Bu program hiç yayınlanmadı.
Aeschylus: MÖ 500′lerde yasamış bir oyun yazarıdır. Birçok tarihçi
onu Yunan tragedyasının babası sayar. Kafasına bir kaplumbağanın
düşmesi sonucu ölmüştü.
Efsaneye göre kartallar kaplumbağaları yakalar ve kabuklarını kırmak
için kayalara düşürürdü. Kartalın biri Aeschylus’un kel kafasını
kaya sanmış ve yakaladığı kaplumbağayı onu basına bırakmıştı.
Jim Fixx:
Çok satılan Koşu Kitabi’ni yazarıydı. Bu kitap, 1970lerde jogging
modası başlatmıştı. Jogging yaparken, kalp krizi geçirdi ve öldü.
Bir gün evinden çıkmış ve jogginge başlamıştı. Kısa bir süre
koşmuştu ki, ağır bir koroneri başladı. Daha sonra yapılan otopside,
koroner arterlerinden birinin %99, diğerinin %80 ve üçüncünün de %80
tıkanmış olduğu ortaya çıktı. Ölümünden önceki haftalarda 3 kriz
daha geçirmişti.
Lully:
16. yüzyılın favori bestecilerindendi, Fransa kralı için de besteler
yapmıştı.
Bir defasında müzisyenlere prova yaptırırken, hızlı bir tempo gelmiş
ve çubuğunu elinden düşürmüş, çubuk ayağına çarpmıştı. Enfeksiyon
sonucu öldü |
|
|
|
|
|
|
|
Sonbahar da yapraklar niçin sararır? |
|
Her yıl sonbahar mevsimi ile birlikte ağaçlar,
dinlenme dönemlerine girerler.
Yaprakları tek tek sarı renge bürünüp, kıvrılır, sonra da dökülür. Bundan
sonra ağaç, artık bir sonraki ilkbahara dek çok az bir gelişim gösterir.
Bu, belki biraz hüzünlüdür ama, yaprakların önce sarı, sonra kahverengi ve
kırmızı renge dönüşmeleri çok ilginç bir görünüm ortaya koyar.
Bu olayın açıklanması çok kolaydır. Yaşayan birer organizma olarak bitkiler,
yaprakların sağladığı organik maddelerden yararlanarak beslenmek
zorundadırlar.
Aynı zamanda, tıpkı hayvanlar gibi, kullanmadıkları maddeleri dışarıya
atarlar. Hayvanların bu maddeleri hemen dışarı atabilmelerine karşın
bitkiler, bu maddeleri sonbahara dek bünyelerinde bulunan bezlerde
saklarlar.
Yaprak dökme zamanı geldiğinde, ağaç, yapraklarda bulunan tüm yararlı
maddeleri özümler ve geriye kalan işe yaramaz maddeleri yaprakları ile
birlikte döker, işte yaprağa sırası ile sarı, kahverengi ve kırmızı rengi
veren de budur. |
|
Vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor? |
|
Vücudumuzun ısısını
korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek biz yardımcı oluyoruz
ama sıcak yaz aylarında üzerimizde çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz
ısısını nasıl ayarlıyor? Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu
ile koruyor ve ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var.
Adı da ‘hipotalamus’. Ayrıca derimizin altında yumak görünümlü 2 milyon ter
bezi ve bu bezlerin her santimetrekaresinde 400 ince kanal var.
Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu ter
bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle görülemeyecek
kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine çıkan bu sıvı buharlaşırken
vücudun ısısını da alır. Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir
fandan veya kapı önüne dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi
cilt soğur.
Gözle görülen ve görülmeyen olmak üzere iki çeşit terleme vardır. Nefes
verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle görülmez. Diğeri de
yüzümüzde, ensemizde ve özellikle koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan
ter bezlerinin salgıları sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun
bir şekilde soğuması sağlanmış olur. Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız
olur ve aşırı terlerken, bazıları da bir rahatsızlık belirtisi göstermez,
hallerinden memnun otururlar.
Kimileri sıcak yaz günlerini severken, kimileri de kapalı, puslu kış
günlerini sever. Peki, bunun tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba? Tıbbi
değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut ısısı, daha
doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı aynı değildir. Vücudu 36
dereceye ayarlanmış bir insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre,
çevresindeki sıcaklık yükselmelerine daha hassastır. Terleme ve dolaşım
sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere ayarlanmış insanlar,
düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini daha rahat hissederler. |
|
Ormanlarla
ilgili ilginç bilgiler |
|
Tüm avrupa’da 12 bin tür
bitki var.
Türkiye’de ise 9000.
Dünyada her yıl 16 milyon hektar orman alanı yanmaktadır.
(82 nijerya kadar)
Son 30 yılda dünya orman örtüsünün beşte biri yok oldu.
Yetişmiş bir ağaç günde 17 kişinin oksijen ihtiyacını karşılıyor ve 22.5
kilogram karbondioksiti yok ediyor.
Dünyadaki kağıt tüketiminin yarısı geri kazanılsa,
Her yıl 8 milyon hektar orman alanı korunabilir.
Dünyamız dakikada 21 hektar orman alanı kaybediyor.
Son 30 yılda dünya orman örtüsünün beşte biri yok oldu.
Her yıl doğaya 7 ağaç borcumuz var!
Çünkü;
Bir yıl içinde, kullandığımız kağıt- kartonlar ve ayrıca yaşamsal
ihtiyaçlarımız için 7 adet ağacı tüketiyoruz.
Bir avrupalı yılda ortalama olarak 300 kg. Kağıt ve kağıt ürünleri
tüketmektedir.
Dünyada her yıl kağıt tüketiminin yarısı geri kazanılsa,
Türkiye büyüklüğünde bir ormanlık alan yok olmaktan kurtarılmış olur |
|
Yirmi yaş dişi neden geç çıkar? |
|
Yabancıların “akıl dişi”
de dedikleri yirmi yaş dişleri geç çıktıkları gibi, çoğu kez problem de
yaratırlar ve diş hekimlerince derhal çekilmeleri önerilir. Aslında
çiğnemede pek fonksiyonu da olmayan bu dişler bize henüz yiyeceği pişirerek
yemeyi keşfedemeyen atalarımızın mirasıdır. Onların çiğ yiyecekleri yemek
için daha kuvvetli bir çeneye ve dişlere ihtiyaçları vardı.
Zaten diğer bütün dişlerimiz de aynı anda çıkmaz. Önce süt dişleri çıkar.
Onlar döküldükten sonra ön dişler ve köpek dişleri çıkar sonra da azı
dişleri. Yirmi yaş dişleri bu sırayı biraz gecikerek takip eder. Bütün bu
olaylar olurken de çenemiz gelişmeye devam eder, ancak 20 yaşını geçtikten
sonra yirmi yaş dişlerine çene kemiğimizde yer açılır.
İnsanlık geliştikçe yirmi yaş dişine de çenemizde o kadar az yer kalıyor,
yani insanın evriminde çene gittikçe küçülüyor. Bu nedenle bazı insanlarda
bu dişler hiç çıkmadan gömülü olarak kalabiliyor. Yerine tam oturamadığından
çürüyebiliyor, iltihap yapabiliyor. Bir fonksiyonu olmadığından da diş
hekimleri çekip almayı tercih ediyorlar.
Görevleri sadece çiğnemek olmasına rağmen dişlerimizin içinde sinirler de
vardır. Bu sinirler dişlerimizle ilgili acı, ağrı ve ısıyı beynimize
iletirler. Yani dişimiz çürürse sinir bir problem olduğu konusunda beynimizi
ikaz eder ama nedense bu ikazı diş çürüdükten, iş işten geçtikten sonra
yapar, diş hekimleri de o dişi kurtarmak için önce sinirini alırlar. |
|
Suyun altında niçin bulanık görürüz? |
|
Denize dalıp gözlerimizi
açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey
netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava
olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır. Gözümüzün
dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek
olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz.
Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını
yapan basit bir mercektir.
Işık, havadan suya veya bir prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı
yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün
yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayar lanmıştır ki, gelen ışık kırılma
sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır.
Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak
suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa
göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kınlamaz, görüntü retinada tam
odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz.
Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir
boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal
olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır. |
|
Yıldırımlar nasıl oluşur? |
|
Yıldırım Nedir?
Havanın iyi bir iletken olmaması bünyesinde yüksek gerilimli bulutları
oluşturur. Fiziki sebeplerden ötürü, bulutun yüklenmesi sırasında yere yakın
olan kısmi negatif değerle şarj olmuştur (%85 ihtimal). Bu sırada yer de
bulut boyunca pozitif yüklenir. Bazı koşullarda bunun tersi yüklenme de
olabilmektedir (%15 ihtimal). Fırtınanın artmasıyla buluttaki negatif yük
oranı ve buna bağlı olarak da yerdeki pozitif yük ayrışması hızlanarak devam
eder. Bulutla yer arasındaki potansiyel fark arttıkça aradaki havanın da
delinmesi kolaylaşır ve belli bir değerden sonra havanın delinmesiyle oluşan
iletken kanal boyunca buluttan toprağa veya topraktan buluta deşarj baslar.
Bulutla bulut arasında olan deşarja simsek ve bulut – toprak deşarjına ise
yıldırım denir.
Yıldırımın Oluşumu:
Yıldırımın oluşması için öncelikle yıldırım bulutunun oluşması ve sonrasında
bu bulutun elektriksel olarak yüklenmesi gerekmektedir. Günümüzde yıldırım
bulutunun oluşumu rahatlıkla açıklanabilse de bu bulutun elektriksel olarak
nasıl yüklendiği konusunda kesin bilgiler yoktur. Ancak bu durum bazı
teoriler ile açıklanabilmektedir.
Yıldırım boşalmasının çıkış noktası, atmosferde yüksek miktarda nem
bulunması ve sıcak hava akımları yardımıyla yüklü bulutların oluşmasıdır.
Hava akımları, yere yakın hava tabakalarının iyice ısınması ile oluşur. Çok
büyük yüksekliklerden aşağı inen soğuk hava ile bu hava tabakası yer
değiştirir. Nem ise yüksek sıcaklıkta buharlaşma ile meydana gelir. Hava,
yukarı çıkışı sırasında soğur ve belirli bir yükseklikte su buharına
doyacağı bir sıcaklığa erişir. Daha fazla yükselmesi kondenzasyona sebep
olur ve bulut oluşur. Yıldırım bulutunun oluşumunda üç asama söz konusudur.
Gençlik
Olgunluk
Yaşlılık
Gençlik aşamasında aşağıdan yukarı doğru ve kenarlardan ortaya doğru hava
akımları artar. Bu durum yaklaşık 10 - 15 dakika sürer. Olgunluk aşamasında
yağmurlar oluşur. Sıfıra yakın sıcaklık derecelerinde iyice azalan bulut
kaldırma kuvveti şiddetli yağmurlara sebep olur. Bu sırada yukarıdan aşağıya
hareket eden soğuk rüzgarlar görülür. Bunlar yere ulaştıklarında kısa
süreli, şiddetli fırtınalara sebep olurlar. Bu asama yaklaşık 15 – 30 dakika
sürer. Yaşlılık aşamasında ise hava akımları artık son bulmuştur. Yaklaşık
30 dakika sürer.
Yıldırım bulutlarında elektrik yüklerinin nasıl oluştuğu henüz net bir
şekilde bilinmemektedir. Tarih boyunca bu konuda çeşitli teorilerle
bulutların yüklenmesi açıklanmaya çalışılmıştır. Bu teorilerden biri Simpson
ve Lomonosow’ un teorisidir. Bu iki araştırmacıya göre bulutlardaki yükler
hava akimi yardımıyla oluşmaktadır. Sıcak ve soğuk havanın yer değiştirmesi
sonucunda oluşan hava akimi bulutlardaki su damlacıklarını harekete geçirir.
Hareket halindeki su damlacıkları, birbirleriyle sürtünmesiyle, yüklü hale
geçerler. Bulutlardaki hava akımları su damlacıklarının dağılmasına ve
tekrar birleşmesine sebep olurlar. Yapılan laboratuar çalışmalarında dağılan
su damlacıklarından küçük damlacıkların negatif, büyük damlacıkların ise
pozitif olarak yüklendiği gözlenmiştir. Bu bilgilere göre büyük su
damlacıkları yani pozitif yüklü damlacıklar bulutun alt kademelerinde ve
rüzgar hızının büyük olduğu bölümlerde olmalılar. Küçük, negatif yüklü, su
damlacıkları ise rüzgar tarafından itilmeli ve bulutun daha yukarı
kısımlarında dağılmalılar. Yıldırım bulutundaki yüklerin bu şekilde meydana
geldiği kabul edilecek olursa bulutun alt kısımları pozitif yüklü
olacağından yıldırım deşarjı da pozitif kutsiyette olacaktır. Yapılan
gözlemler pozitif kutsiyetteki yıldırım deşarjlarının %5-20 civarında
olduğunu, deşarjların yaklaşık %80- 95′ inin negatif kutsiyette olduğunu
göstermektedir. Dolayısıyla Simpson ve Lomonosow’ un teorileri yıldırım
bulutlarındaki elektrik yüklerinin meydana gelişini tam olarak
açıklayamamaktadır. Bu konuda ikinci bir teori de Elster ve Geitel
tarafından ortaya konulmuştur. Onlara göre bulutların yüklenmesi tesirle
elektriklenme ile açıklanmaktadır
Dünya yüzeyindeki elektrik yükü –5×105 C kabul edilirse bu yükün içinde
bulunan su damlacıkları alt uçları pozitif ve üst uçları negatif olmak üzere
kutuplanırlar. Yerçekimi etkisiyle aşağıya doğru düsen büyük su damlacıkları
havanın oldukça yavaş hareket eden iyonlarına yaklaşırlar ve bu sırada su
damlacığının pozitif alt ucu havanın negatif iyonunu absorbe ederken pozitif
iyonu da iter. Böylece ağır su damlacıkları negatif elektrikli parçacıklar
haline gelir. Ayni şekilde kutuplanan küçük su damlacıkları yukarıya doğru
hareket ederken havanın pozitif iyonlarını absorbe ederler ve negatif
iyonları iterler. Böylece hafif su damlacıkları da pozitif elektrikli
parçacıklar haline gelirler. Bu teoriye göre bulutun alt kısımlarında
negatif yükler bulunmaktadır. Teori negatif kutsiyetteki yıldırım
deşarjlarını açıklayabilmektedir gibi gözükse de aslında eksik yanları
mevcuttur. Bir yıldırım bulutunun su damlacıklarından çok buz kristalleri ve
kar parçacıklarından oluştuğu düşünülürse, bu buz kristalleri ve kar
parçacıklarının dünyanın elektrik alanı ile kutuplanma olasılıkları oldukça
düşüktür. Bu konu üzerine üçüncü bir teori de J. I. Frenkel tarafından
ortaya atılmıştır. Frenkel’ e göre havada her iki işaretli iyonlar var
olduğundan, dünyanın negatif elektrik yükleri kaçmaya ve iyonosferin pozitif
elektrik yükleri ile birleşmeye yatkındır. Dolayısıyla dünyanın azalan
elektrik yükünü sürekli olarak takviye edecek bir olayın olması
gerekmektedir. Dünyanın elektrik yükünün sabit kalmasında en önemli rolü
negatif yıldırım deşarjları sağlayacaktır. Bu teoriye göre her iki işaretli
iyonlardan oluşan hava ile küçük su damlacıkları veya buz kristallerinden
meydana gelen bir ortam göz önüne alınır ve havanın negatif iyonlarının daha
küçük su damlacıklarına veya buz kristallerine konduğu var sayılır. Buna
göre bulut, negatif elektrikli su damlacıkları ve pozitif iyonlu havadan
oluşur. (negatif iyonlar su damlacıkları tarafından yutulmuştur).
Bir yıldırım boşalmasının oluşabilmesi için elektrik alan şiddetinin
2500kV/m değerine ulaşması gerekmektedir. Buluttaki elektrik alan şiddeti
değeri yeterince arttığında bulut – bulut veya bulut – yeryüzü deşarjı
görülür. Eğer yeryüzündeki alan çeşitli sebeplerden ötürü (yüksek kuleler,
gökdelenler, v.b.) bozulmuşsa bu takdirde de yeryüzü bulut deşarjı
görülebilmektedir. Bulut yeryüzü deşarjı, bulutun pozitif veya negatif yüklü
bölgelerinden aşağıya veya yeryüzündeki pozitif veya negatif yüklü sivri
uçlarından yukarıya başlayabildiği için, dört çeşitte olabilir .
Yukarıya Çıkan Yıldırım Bu tip yıldırımlar genelde yerin pozitif yüklü sivri
bölgelerinden, bulutun negatif yüklü bölgesine başlayan ön boşalmalar
seklinde görülür. Deşarjlar genelde düzgün araziler üz erindeki çok yüksek
yapılardan (GSM kuleleri), veya yeryüzünün yüksek dağlık kesimlerinden
başlarlar. Bu yüksek kesimlerin sivri uçlarından buluta doğru ön boşalmalar
baslar. Bu sırada 1 ila 10kA arasında değişen akımlar görülür. Deşarj tam
olgunlaştığında akim değeri 10kA’ i bulur.
Aşağıya İnen Yıldırım Bir bulutun alt kısmındaki enerji yeterli seviyeye
geldiği zaman toprağa doğru bir elektron demeti harekete geçer. Birinci
demet 10 ile 50 metrelik mesafeyi 50 000 – 60 000 km/sn arasındaki hızla kat
eder. 30 ile 100 mikron saniye süren bir aradan sonra ikinci bir deşarj
birinci deşarjın yolunu izler ve birinciden 30 ile 50 metre arası daha ileri
gider. Daha sonra üçüncü deşarj ardından dördüncü deşarj meydana gelir. Her
bir deşarj öncekinden 30 ile 50 metre ileri giderek şimşeğin ucunun
yeryüzüne yaklaşmasını sağlar. Ön boşalma yere yaklaştıkça elektrik alanı
havanın delinme dayanımı üzerine çıkacak kadar artar. Böylece yeryüzünün
sivri bir noktasından bir boşalma yukarıya doğru ilerleyerek ön boşalma ile
birleşir. Yaklaşık 50.000km/sn’ lik bir hızla aşağıdan yukarıya doğru
iyonizasyonlu ve kanalda depo edilen yükü toprağa boşaltır. Bu deşarj
esnasında 200 000 ampere kadar çıkan akim 100 milyon voltluk bir gerilim ile
toprağa akar. |
|
Uyurken beynimizde neler oluyor? |
|
Eğer bir insanın başına
‘elektroensephalograf’ (ezberlemeniz gerekmez!) adını taşıyan bir cihaz
bağlarsanız, o insanın yaydığı beyin dalgalarını kaydedebilirsiniz. Uyanık
ve hareketsiz durumdaki bir insanın beyni, saniyede 10 kez salınım yapan
‘alfa’ dalgaları yayar. Hareketli bir insanın beyni ise, şahmını iki kez
fazla olan ‘beta’ dalgalan yayar. Uyku sırasında ise beyin, salınımları çok
daha az olan iki tür dalgayı, ‘teta’ ve ‘delta’ dalgalarını yayar. ‘Teta’
dalgalarının sa-lınımı saniyede 3.5 ila 7 arasında olup, ‘delta’
dalgalarmınki saniyede 3.5′tan azdır.
İnsanın uykusu derinleştikçe, beyin dalgaları da yavaşlar. İnsanda en derin
ve uyandırılmasmın en zor olduğu uyku zamanında, beyin artık ‘delta’
dalgaları yaymaya başlamıştır. Şimdi geldik işin en ilginç yönüne. İnsan
gece uykudayken çeşitli zamanlarda beklenmeyen şeyler oluşur. İngilizce’deki
‘Hızlı Göz Hareketleri’ kelimelerinin baş harflerinden alınarak ‘REM’ uykusu
da denilen ve insanların çoğunluğunda bir gecede 3-5 kez görülen bu safhada,
beyin dalgaları uyanık bir insa-nınki kadar hızlanır.
Bir insanı veya bir köpeği REM uykuları sırasında seyrederseniz, gözlerinin
öne ve arkaya hızla titrediğini görürsünüz. REM uykusu safhasında köpeklerin
çoğunda, insanların ise bir kısmında, kollarda, bacaklarda ve yüz kaslarında
seğirmeler de görülebilir. Rüya REM uykusu safhasında olur. Bu safhadaki bir
insanı uyandırırsanız, rüyasını çok canlı olarak hatırlar ve anlatabilir.
REM safhası dışındaki uykularda insanlar genellikle rüya görmezler. Geceleri
iyi bir uyku çekebilmek için, hem REM, hem de bunun dışındaki safhaların
birlikte yaşanması gereklidir. REM kısmı uyku süresinin yüzde 25 kadarını
kapsamalıdır. Normal uykudaki bir REM veya rüya bölümü 5 ila 30 dakika
sürer. |
|
Garip yasaklar |
|
- Arabasının altında
birinin bulunduğunu gören sürücününotomobilini çalıştırması yasaktır.
(Danimarka)
- Otomobilinin karşısına at arabası çıkan sürücü, otosunukenara çekmek
zorundadır. (Danimarka)
- Demiryolunda öpüşmek yasaktır. (Fransa)
- Domuzlara “Napolyon” isminin verilmesi yasaktır.(Fransa)
- Yağmur yağarken çimler sulanamaz. (Kanada)
- Koleje gitmek için entelektüel biri olmak zorundasınız.(Çin)
- Kapılar ve pencereler pembe renkte olmak zorundadır.(Kanada-Kanata)
- Ağaca tırmanmak yasaktır. (Kanada-Oshawa)
- Bank Street’te pazar günleri dondurma yemek yasaktır.(Kanada-Ottowa)
- Yong Caddesi’nde ölü atları pazar günü sürüklemekyasaklanmıştır.
(Kanada-Toronto)
- Kadınların toplu taşım araçlarında çikolata yemesiyasaktır. (İngiltere)
- Tropikal balık satıcıları hariç Kadınların halka açıkyerde üstsüz gezmesi
yasaktır. (İngiltere-Liverpool)
- Etek giyen erkekler tutuklanır. (İtalya)
- Pazar günleri balık avlamak yasaktır. (İskoçya)
- İnek sahiplerinin sarhoş olması yasaktır. (İskoçya)
- Kapınızı çalıp sizden “klozetinizi isteyen birini” içerialmak
zorundasınız. (İskoçya)
- Pazar günü çamaşır asmak yasaktır. (İsviçre)
- Çocukların sigara satın alması yasak, içmesi serbesttir.(Avustralya)
- Patikada sağ elinin üzerinde amuda kalkarak yürümekyasaktır. (Avustralya)
- Pazar günleri pembe pantolon giymek yasaktır.(Avustralya-Victoria)
- Araba kullandığınız zaman gömlek giymek zorundasınız.(Tayland)
- İç çamaşırsız gezmek yasaktır. (Tayland)
- Metroda sakız çiğneyen tutuklanır. (Singapur)
- Kuaförde saç kurutucusunun altında uyuyan kadın ve salonsahibi para
cezasına çarptırılır. (ABD-Florida)
- Hollywood Bulvarı’nda 2 binden fazla koyun varsa arabakullanmak yasaktır.
(ABD-Hollywood)
- Sanık sandalyesinde ağlamak yasaktır. (ABD-Los Angeles)
- U dönüşü yapmak yasaktır. (ABD-Teksas)
Evde içki içmek yasaktır. (ABD-Indiana)
- Birisinin arkasından konuşmak ve dedikodu yapmakillegaldir. (ABD-Indiana)
- Berberlerin çocukların kulağını kesmesi yasaktır.(ABD-Indiana)
- Polisler, ikaz etmek amacıyla köpekleri ısırabilir.(ABD-Ohio)
- Birine yılan atmak yasaktır. (ABD-Ohio)
- Eşeklerin banyo küvetinde uyuması yasaktır.(ABD-Arizona)
- Çorbayı höpürdeterek içmek yasaktır. (ABD-New Jersey)
- Ayakkabıyla uyumak yasaktır. (ABD-Oklahoma)
- Lolipop yemek yasaktır. (ABD-Washington)
- Buzdolabının kapısı açıkken önünde uyumakyasaklanmıştır.
(ABD-Pennsylvania)
- Banyoda şarkı söylemek yasaktır. (ABD-Pennsylvania)
- Ana caddede traş olmak yasaktır. (ABD-Mississippi) |
|
Aylar ve anlamları |
|
Olay, Sezar döneminde
geçiyor.
Julius Sezar, takvimdeki karışıklıkları çözmesi için Mısırlı astronomi
bilgini Sosigenes’e emir veriyor.
o zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor.
Sosigenes de çözüyor :
HER YIL 365 GÜN ÇEKECEK.
HER YILDAN 6 SAAT ARTACAK.
ARTAN SAATLER 4 YILDA BİR TAKVİME EKLENECEK VE O YIL 365 + 24 SAAT = 366 GÜN
OLACAK.
366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün
çekecek.
Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak ?
Yüce Sezar emir veriyor :
365 GÜN ÇEKEN YILLARDA EN SON AYDAN 1 GÜN DÜŞÜLSÜN.
O zamanlar yılbaşı, Mart ayında. yani Şubat, yılın son ayı. (September=7,
October=8, November=9, December=10 da buradan geliyor)
Böylece Şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş.
Yüce Sezar, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş :
JULIUS, yani JULY.
Sonradan imparator olan Augustus, Sezar’dan aşağı kalmamış ve sonraki
aya kendi ismini vermiş : AUGUSTUS, yani AUGUST.
Ancak Julius Sezar’ın ayı 31 günken Augustus’un ayı 30 gün olur mu ?
O da emir vermiş : YILIN SON AYINDAN 1 GÜN DAHA ALIN, BENİM AYIMI DA 31 GÜN
YAPIN.
Zavallı Şubat’tan 1 gün daha alınmış ve Ağustos’a eklenmiş. O gün bu gündür
Şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün,
Sezar’ın ayı Temmuz ve Augustus’un ayı Ağustos da peş peşe 31 gün çeker
oluvermiş. |
|
Aylar ve anlamları |
|
Olay, Sezar döneminde
geçiyor.
Julius Sezar, takvimdeki karışıklıkları çözmesi için Mısırlı astronomi
bilgini Sosigenes’e emir veriyor.
o zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor.
Sosigenes de çözüyor :
HER YIL 365 GÜN ÇEKECEK.
HER YILDAN 6 SAAT ARTACAK.
ARTAN SAATLER 4 YILDA BİR TAKVİME EKLENECEK VE O YIL 365 + 24 SAAT = 366 GÜN
OLACAK.
366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün
çekecek.
Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak ?
Yüce Sezar emir veriyor :
365 GÜN ÇEKEN YILLARDA EN SON AYDAN 1 GÜN DÜŞÜLSÜN.
O zamanlar yılbaşı, Mart ayında. yani Şubat, yılın son ayı. (September=7,
October=8, November=9, December=10 da buradan geliyor)
Böylece Şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş.
Yüce Sezar, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş :
JULIUS, yani JULY.
Sonradan imparator olan Augustus, Sezar’dan aşağı kalmamış ve sonraki
aya kendi ismini vermiş : AUGUSTUS, yani AUGUST.
Ancak Julius Sezar’ın ayı 31 günken Augustus’un ayı 30 gün olur mu ?
O da emir vermiş : YILIN SON AYINDAN 1 GÜN DAHA ALIN, BENİM AYIMI DA 31 GÜN
YAPIN.
Zavallı Şubat’tan 1 gün daha alınmış ve Ağustos’a eklenmiş. O gün bu gündür
Şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün,
Sezar’ın ayı Temmuz ve Augustus’un ayı Ağustos da peş peşe 31 gün çeker
oluvermiş. |
|
Çağlayan nedir ? |
|
Çağlayan yüksek bir yerden daha alçak bir yere düşen akarsudur .Genellikle
bir ırmak ya da çayın sert kayaçlı bir yöreden daha yumuşak kayaçlı bir
yöreye geçtiği kesimlerde oluşur. Yumuşak kayaçların daha hızlı aşınması dik
bir uçurumun oluşmasına yol açar. Böylece sular bu uçurumdan aşağıya
dökülür. Buzul hareketlerinin ırmak yataklarını akan sulardan daha derin
biçimde oymasıyla ortaya çıkmış çağlayanlar da vardır. Çağlayanlar elektrik
üretmeye yarar .Güzel manzaralarıyla da çok çekici yerlerdir . Ömeğin
Antalya'daki Manavgat Çağlayanı ilin görülmeye değer yerlerindendir
|
|
Yakamoz nedir ? |
|
"Genellikle yanlış bilinen ""Yakamoz"" ayışığının suya, denize vuran
yansıması değildir. Yakamoz bir canlıdır, latince ismi Noctiluca Milliaris
olan bu canlı, bir biçimde ateş böceğinin denizde yaşayan versiyonudur.
Luminisens maddesini vücudunda barındıran bu canlıya dokunulduğunda bir ışık
saçar. Bu canlı bir planktondur, yani milimetrik boyutlarda bir canlıdır.
Bunlardan milyonlarcası bir araya geldiğinde geceleri bir kayık geçerken,
veya bir balık sürüsü geçtiğinde bu canlılara çarparak ışık çıkartmalarına
neden olurlar.
O yüzden balıkçı sandallarında yüksek bir direk ve bu direğin ucunda
oturulacak bir yer vardır. Gırgır motorlarının köprülerinin çok katlı ve en
üst kattan bile kumanda edilebiliyor olmalarının bir sebebi de budur.
Balıkçılardan biri buraya oturarak ay olmayan geceleri balıkların yakamoz
yaparak geçtikleri yolları görüp dümenciyi oraya yönlendirirler veya
doğrudan kendileri tekneye (gemiye) kumanda eder. O yüzden Lüfer avlarken
Lüks ışığı kullanılır, ışık balık gelsin diye değil misinanın değdiği,
yakamozların çıkardığı ışıktan Lüfer korkmasın diye Lüks ışığı ile yakamoz
ışığını öldürmek için kullanılır.
Kelimeleri harcarken yanlışlara düşmeyelim. Esasında Yakamoz (eğer göreniniz
varsa bilir) olağan üstü bir şeydir, Yakamoz olduğunda denizde uzun floresan
lambalar yanıyormuş gibi olur. Ama bunun için ay ışığı olmaması gerekir. Ay
ışığında (daha baskın olduğu için) göremezsiniz. O kadar muhteşemdir ki, o
anda tüm romantizm biter sanki uzaylılar gelmiş gibi denize yönelirsiniz.
Birde Yakamozlu ve Ay ışıksız gecelerde denize girince pırıl pırıl uzaylı
gibi olursunuz. Özellikle gece dalışlarında (scuba) dalış sonrası su
yüzeyine çıkınca yakamozlar binlerce yıldız halinde parmaklarınızın
arasından büyüleyici biçimde geçerler
|
|
|
|